İlişkilerde ‘Kedi-Fare Oyunu’

İlişkilerde sık oynanan bir oyun: ‘Kedi Fare Oyunu’. Neden böyle bir benzetme yaptım!? Çocukluğumda izlediğim Tom ve Jerry çizgi filminden veya büyüklerimin kardeş kavgaları için söylediği sözlerden etkilenmiş olabilirim. Kimbilir!?:) Aslında bu şekilde çiftler arasındaki iletişim şekline, buna dans da diyebiliriz, vurgu yapmak istedim. Çünkü, eşler kısır bir döngünün içerisine hapsolup kalırlar ve genellikle de bu durumun farkına bile varmazlar. Fark etmek ise, çözüm yollarını da beraberinde getirir.

İlişkilerde birinin kaçtığı ve diğerinin kovaladığı iletişim şekli, aynı kedinin fareyi kovalamasında olduğu gibidir. Bu şekilde eşler arasındaki mesafe ve savaş hali sürekli olarak devam eder. Kazananı ise yok. “Kazananı var” dediğini duyar gibiyim. İlişkinde de haklı olma ve kazanma derdinde olup gereksiz bir mücadelenin içine giriyor olabilirsin. Dikkat!! Bence bu oyunun kazananı yok!! Çünkü kazanan olduğunda, yani kedi fareyi yediğinde artık ortada oyun falan kalmıyor.. Ki ben şimdiye kadar kedinin fareyi yediğini de görmedimJ

BENİM DERDİM, eşlerin birbirlerini kovaladığı bu oyuna bir dur demek!!! Küçüklüğümde bu çizgi filmi izlerken nasıl da gerildiğimi anımsıyorum şu an. Bir de işin içinde olmak, kaçan veya kovalanan olmak kim bilir ne kadar sıkıntı vericidir..

Kovalayan taraf neden kovalar, lütfen bir düşün. İlla bir derdi var.. Bir yanıt, sevgilisinin ağzından çıkacak bir söze inanılmaz bir ihtiyaç duyuyor olabilir. Genellikle de “Beni gör”, “Senin için buradayım”, “Bir şey söyle” çığlığıdır kovalamanın ardında olan. Hani o senin, “Beni kontrol etmeye çalışıyor”, “Beni anlamıyor” diye düşündüklerin var ya, GERÇEK DEĞİL.. Çünkü, insanlar duygusal ihtiyaç duydukları kişilerin peşlerine düşerler. Kedi fareyi kovalarken ki ihtiyaç nedir diyebilirsin. Oradaki ihtiyaç; fizyolojik, yani hayatta kalma ihtiyacıdır. Yani kedi yaşayabilmek için fareye ihtiyaç duyar. Eşlerde yaşayabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. SEVME VE SEVİLME İHTİYACI. Hiç göz ardı etme bunu. Çünkü barınma, güvenli yer, karnını doyurma gibi ihtiyaçlardan sonra sevme ve sevilme ihtiyacı gelir. Sevgiyi yakalayamadığımız zaman mutsuz, huzursuz, güvensiz ve terkedilmiş hissederiz. Bazılarımız için ise, eşin bir bakışı, bir sözü dünyanın sonu ile eşdeğerdir.

Tam da bu noktada, ilişkinde kovalayan ve kaçan cinsinden bir oyun içerisinde olduğunu fark etmeni ve bu oyunu durdurmak için elinden geleni yapmanı istiyorum. Önce sen hangi tarafsın onu belirle. Yani kendini eleştirel, kovalayan veya partnerini değiştirmeye çalışan biri olarak mı görüyorsun? Yoksa içine kapanan, kaçan, konuşmayan ve açık olmanın riskli olacağını düşünen taraf sen misin? Aradaki ilişki oyununu (iletişim dansını) keşfettiğinde ve almaktan çok vermeye ve anlamaya yöneldiğinde göreceksin birçok şey değişecek…

NOT: Eşinle benzer bir iletişim şekline sahip olduğunu düşünüyorsan, Kedi-Fare Oyunu yerine ilişkine özel bir isim ver lütfen:)

 

Mutsuz Çocuklar.. 

Son dönemde çocuklar.. daha mutsuz ve huzursuz. Adeta kabına sığamıyorlar. Anne ve babalar ise; ‘’bir şeyden memnun olmuyor’’, sürekli mutsuz’’, ‘’dikkati dağınık ve hareketli’’ diye tanımlamalarına rağmen olayı; ”herhangi bir sorun yok’’, ‘’zekadan bunlar’’, ‘’her şeyi çok sunduğumuz için’’ demeyi tercih ediyorlar.. Gerçekten bir sorun yok mu? yoksa bir sorun var ve yok mu sayılıyor?? Bu şekilde daha mı kolay üstesinden geliniyor??? Peki, ‘’neden çocuğum bu kadar mutsuz?’’ diye soruyor musun hiç kendi kendine!!! Bazen, sana abartılı gelse de çocuğun biraz daha fazla ilgi bekliyor olabilir. Zaten, kendi başına halledebiliyor olsa senden yardım istemezdi?

Aynı zamanda kabul görmek, değerli ve önemli hissetmek istiyor olabilir her zamankinden biraz daha fazla.. Kim istemez ki!? Bazen de, altta yatan psikiyatrik/psikolojik bir sorun olabilir ve baş etmek hem çocuğun hem de senin için çok daha zor bir hale gelir…

En son ne zaman çocuğunun gözünün içine baktığını ve ‘’nasılsın, neye ihtiyacın var’’ dediğini bir hatırla!!! Bu soruyu çoğu zaman yetişkinler de birbirlerine sormayı unutur. Sonuç; duyguların unutulduğu, her şeyin otomatik bir şekilde yapılmaya çalışıldığı bir dünya ve yalnızlık… Hala, çocuğunun gerçekten bir sorunu olmadığı için mi böyle davrandığını düşünüyorsun????

Uzm. Dr. Sevim H. Tolunay

 

Eyvah Yaşlanıyorum!

Eyvah yaşlanıyorum!

Yüzümdeki çizgiler arttı.

Eski gücüm ve enerjim yok.

Yorgun göründüğümü söylüyorlar..

Her yanım titriyor, uyuşuyor ve ağrıyor..

Gözlüksüz okuyamıyorum!

Eski cazibemi yitirdim..

Artık eskisi gibi olamayacağım…

Orta yaş! 50-65 yaş aralığına tekabül eden dönem. Kimi için son durak, kimi içinse “sıra bana geldi.”, “yaşlanıyorum” veya “dünyanın sonu zor” dönemi.

Kadınlarda menapozun yaşandığı, erkeklerde ise karşılığı andropoz olan dönem..

Duruma, şartlara veya birlikte olunan kişilere göre anlamı değişiyor.. Değişmeyen veya bilinen ise, bedenen ve ruhen daha yorgun olduğun.

Bedenin adeta ‘beni temkinli kullan’ mesajları veriyor. Biraz yürüsen veya fazla iş yapsan örneğin, oran buran ağrımaya veya şişmeye başlıyor. Daha çabuk yoruluyorsun eskisine göre. En hafif denilen bir ilaç dahi ağır gelebiliyor.. Kemik erimesi, şeker hastalığı, damarsal problemler veya psikolojik problemler kapını belki de ilk defa bu dönemde çalıyor.

Dostların, arkadaşların veya akrabalarından biri veya birilerini kaybediyor; hüzünleniyorsun. “Sıra bana da geliyor”, “Kendime daha iyi bakmalı”, “Çevremdekilerle daha fazla vakit geçirmeliyim” diyorsun. Hayat bu ya, bir de bakıyorsun eski alışkanlıklarına ve yaşantına dönüvermişsin kısa bir sürede. Unutuluyor ölüm de. Tıpkı diğer bir çok şey gibi. Ve hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Kah öyle kah böyle devam ediyorsun yaşama, yaşamaya. Bir çok istekli ve enerjik oluyorsun, bir de çok isteksiz. Sanki yılların yükü omuzlarında.. Bir çevrene erip yetmeye çabalıyorsun, bir de kendin için bir şeyler yapmaya. Bunları yaparken de, seni anlamadıklarını düşündüğün zamanlar oluyor. “İstekleri karşıladığın sürece iyisin”, “Ne haldeyim görmüyorlar”, “Sen her şeyi yap et, karşılığı bu olsun”, “Ufacık sıkıntımda arkalarını dönüyorlar” ve benzeri düşünceler zihnini kaplıyor. Kızıyor, güceniyor veya kırılıyorsun…

Sana tavsiyem, bu düşünceleri kafandan atman ve bu yaşlarının tadını çıkarman. Çünkü telafisi yok kaybettiğin zamanların. Bir daha bu yaşları, bu yaşların güzelliklerini göremeyeceksin; tıpkı diğer dönemlerindeki gibi. Kaldı ki, bu zamanları elde etmek için çok çalıştın, çabaladın.. Hatırla!!! Acısı ve tatlısıyla koca bir ömür yaşadın, çocukları büyüttün, dostları biriktirdin, iş desen belli bir noktaya getirdin… Artık, unu eleyip kazığa takma zamanı. Huzur zamanı. Yaşamaya devam etme zamanı.. Şu an nedir bu kendinle olumsuz şekilde uğraşın, bitkin ve bezgin ruh halin!?

Orta yaşlar, hayata dair çoğu şeyin (zevkler, renkler, düşünceler, kalıplar, kurallar…) oturduğu, zorlukları olduğu kadar güzellikleri de olan bir dönem. Yeter ki görmek için istekli ol. Hani ölümü dahi unutuverişin ve yaşamına devam edişin var ya, aynı onun gibi yaşadığın ufak tefek sıkıntıları da at bir tarafa, dikkatini seni mutlu edecek şeylere daha fazla ver. İsteklerini daha fazla dile getir, karşımdaki beni anlasın diye beklemeden.. Başardığın şeyleri tekrar tekrar hatırlat kendine. Tatmin hissini yaşa doyasıya. Çünkü BUGÜNÜN TEKRARI YOK, GİR İÇİNE VE NE GEREKİYORSA YAP…

Uz. Dr. Sevim HACIARİFOĞLU TOLUNAY

 

Affetmek Kolay Olsa…

“Affedecek bir şeyleri olana dek, herkes affetmenin güzel bir fikir olduğunu söyler.”

Affetmek zor. Anlaşılmadığından mı bilmem, düşünmeden konuşup yorum yapar veya öğütler verirsin. Örneğin bir arkadaşın, kendisini inciten bir olayı anlattığında tam olarak anlayıp dinlemeden ‘’aman canım boş ver’’ deyip geçiverirsin. Fakat aynı olay senin başına geldiğinde affetmenin zor olduğunu anlarsın. Günlerini, aylarını, hatta yıllarını alabilir kendine gelmen.. Sonrasında ise bir seçim yaparsın; ya affederek ya da affetmeden yola devam edersin..

Affedecek bir durumu olana kadar insan anlamaz genellikle, affetmenin ne kadar da zor olduğunu. Karşısındakinin acısını dinlemez, dinleyemez.. Belki de toplum bize böyle öğrettiği içindir dinleyemeyişimiz. Çünkü başkasının sorunları ile uğraşmak, kötüyü çekmek veya mutsuz olmakla eşdeğerdir. Bize hep acının hoş bir durum olmadığı ve yaşanmaması gerektiği öğretilmiş. Belki de ondandır anlamaya çalışmadan hemen bir iki kelam söyleyip geçiverişimiz.. Bir şeyi tam olarak anlamak için yüzleşmek gerekmez mi? Acıdan kaçarak veya kaçınarak neyi, nasıl öğrenebilir ve yüzleşebiliriz? Peki yüzleşmek için illa olayı birebir yaşamak mı gerekir?…

Bir şeyi tam olarak bilmesen de anlama yönündeki çabaların seni diğerlerinden farklı kılar. İncinen tarafın asıl ihtiyacı olan da bu çabayı görmektir. Maddi ve somut şeyler değildir genellikle. Aynı zamanda onaylandığını ve değer gördüğünü hisseder bu şekilde. Çünkü acılar, sıkıntılar onaylandıkça ve kabul gördükçe azalır. Hepimizin ihtiyacı olan şey budur. Hava gibi, su gibi.. Varlığının görülmesi ve bir başkası tarafından tanınması. Ondan değil midir giyinip kuşanışımız, çalışıp durmamız, bir şeyleri yetiştirme telaşımız. Başarmak, yapmak, işe yarar olmak, sonucunda birileri tarafından görülmek, fark edilmek. Seni inciten bir olay varlığında, “Buradayım ve acı çekiyorum” un görülmesidir önemli olan. Aynı zamanda, “İhtiyacım olduğunda yanımda olur musun” veya “Yanına gelsem, sana tekrar güvensem beni tekrar incitir misin?” sorularına cevaplar aranır…

Eşin, annen, baban, kardeşin, arkadaşın veya bir akraban seni kırmış olabilir. Örneğin, ailen ile ilgili bir meselede kendini yalnız ve dışlanmış hissediyorsun. Ya da sevgilin seni çok incitti; onunla gelecek planlama konusunda zorlanıyorsun.. Fakat asıl olarak olay veya kişiler değildir önemli olan. Sen de bıraktığı izler ve yaşamında o anki anlamıdır. Çünkü aynı olayı başka bir zamanda ve bambaşka bir ruh hali içerisindeyken farklı şekillerde yorumlayabilirsin. Örneğin, eşinin seni her şey normal seyrinde giderken ki aldatmasıyla çok zorlu bir zamanında ki (doğum sonrası, hastalık süreci, çocukların evden ayrılması..) aldatması bambaşka anlamlar taşıyabilir. Bu da, verdiğin tepkileri veya tepkilerinin şiddetini değiştirir haliyle.. Diğer taraftan, senin için önemli ve yaralayıcı bir olay bir başkası için aynı ciddiyette ve önemde olmayabilir. Yani benzer gibi görünen olaylar, her birimizin yaşamında farklı etkiler bırakırlar…

Sonrasında ise yaptığın seçim belirler yaşantını. Bir karar vermek ve yola devem etmektir gerekli olan. Acıyı bir kenara bırakıp yola devam etmeyi de seçebilirsin acı ile birlikte ilerlemeyi de. Fakat, affetmek yeniden huzur bulmak için iyi bir yol olabilir. Fakat hep, affeden kişinin alttan alan veya ezilen kişi olduğu empoze edildi bize. Diğer bir ifadeyle, mağlup olan. Halbuki, kendin için yaptığın ve seni huzurlu kılacak bir şey denseydi, nasıl olurdu? Yıllarca birileri veya olaylarla uğraşır durur muyduk? Kim bilir?!? Affettiğin kişiyi hayatında tutmak zorunda olduğunu da söylemiyorum sana. Zorundalıklar bunaltır insanı. Sen sadece nasıl hissettiğine odaklan ve önce kendin için bir adım at…

Psikiyatr & Psikoterapist

Uzm. Dr. Sevim H. Tolunay

 

 

 

Affetmek Sorumluluğu Ele Almaktır..

“Affetmek sorumluluğu ele almaktır.”

” Tüm faydası affeden kişiyedir.”

“Affetmek öğrenilebilir..”

 

Affetmek, herkesin hayatında farklı şekillerde anlam buluyor. Kimi için alttan almak kimi içinse yaşananları sineye çekmek. Öfke, hayal kırıklığı, pişmanlık, suçluluk ve umutsuzluk duyguları ile karmakarışık bir halde, öç alırken bulmak kendini.. Aslında affetmek, olumsuz duygulardan kurtulmak ve nefes alabilmek için bir yoldur. Diğer bir ifadeyle özgürleşmek. Fakat, öyle kolay da değildir; hemen gerçekleşmez. Alevlenmiş duyguların soğuması ve olup bitene bir anlam verilebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu ise günlerini, aylarını, hatta yıllarını alabilir…

Önemli olan bir karar vermek ve “ben affetmeyi seçiyorum” diyebilmektir. Sanıldığının aksine affetmek, körü körüne bir kabulleniş değildir. “Her şeyin farkındayım, olanları değiştirme şansım yok’’ demenin bir başka yoludur. Suçlamayı, analiz etmeyi, hep karşı taraftan beklemeyi bırakmaktır gerektiğinde. Çünkü, hayatta değiştiremeyeceğin şeyler de var. Onları fark etmek ve yola daha az yorularak devam edebilmektir güzel olan.

Affetmek dendiğinde, kimi ve neden affettiğin de önemli. Anneni, babanı, sevgilini, eşini veya bir arkadaşını affetmen gerekebilir. Örneğin, “Ben olmasaydım bu şirket bu aşamaya gelmezdi” diyerek yıllarca babasını suçlayan ve hayallerini erteleyen bir adam veya yıllarca eşinin aldattığını tahmin ettiği, hatta bildiği halde sesini çıkarmayan bir kadın düşünelim. Suçlayarak, harekete geçmeyerek nereye varılmıştır? Kolay olan yol mu seçilmiştir? Peki asıl zor olan yaşananlara bir son verip sorumluluğu ele almak değil midir? Hatta zaman zaman acının ve sıkıntının yaşanacağını da göze alarak her şeye bir son verebilmek!!?

Uzm. Dr. Sevim Hacıarifoğlu Tolunay

 

 

 

 

İşsizlik ‘ruhsal ve bedensel’ sağlığı olumsuz etkiliyor..

Psikiyatrist Uzm. Dr. Sevim H. Tolunay, işsizliğin insan psikolojisine olan etkilerini gazetemize değerlendirdi. İşsiz kalan insanların  depresyon, kaygı bozukluğu gibi ciddi psikiyatrik rahatsızlıklar yaşadığına vurgu yapan Tolunay,  konuya ilişkin önerilerini sıraladı.

DEPRESYON VE KAYGI BOZUKLUĞU

Mevcut işini kaybeden insanların ilk başta boşluğa düştüğünü, geleceğe dair bir takım kaygılar yaşadığını söyleyen Uzm.Dr. Tolunay; “İşsiz kalan bir insan en başta, boşluğa düşer. ‘’Ben bundan sonra ne yapacağım’’, ‘’Hayatımı nasıl kazanacağım’’, ‘’Ne ile meşgul olacağım’’ gibi olumsuz düşünceler ile boşluk hissi, üzüntü, işe yaramazlık, yetersizlik, değersizlik gibi duygular yaşanır sıklıkla.Kişinin dikkati daha çok kendine yönelir.Sigara, alkol gibi olumsuz alışkanlıklara başlayabilir veya kullanıyor ise artırabilir” ifadelerini kullandı. Uzun süre işsiz kalan kişilerde sağlığın da tehlikeye girdiğini söyleyen Sevim H. Tolunay; “Yaşanan stres ruhsal durumu etkilediği kadar fiziksel durumu da etkiler ve kalp hastalığı, hipertansiyon, mide-bağırsak ve uyku problemleri ortaya çıkar. Önlem alınmadığı taktirde depresyon, kaygı bozukluğu gibi ciddi psikiyatrik rahatsızlıklar yaşanabilir” diye konuştu.

İYİ BİR DİNLEYİCİ OLMAK ŞART

İşsiz kalan kişilere yaklaşım tarzının nasıl olması gerektiği konusunda da bilgiler veren Tolunay, şu ifadeleri kullandı: “İşsiz kalan bir insana yaklaşım ile başka herhangi bir sıkıntısı olan bir insana yaklaşım arasında çok bir fark yok aslında. Başlıca yapılması gereken, iyi bir dinleyici olmaktır. Karşındakinin sözünü kesmemek, onu sabırla dinlemek, dinlerken kendi kafandakilerle meşgul olmamak ve o istemedikçe öğüt vermemek oldukça önemlidir. Fakat maalesef çevreme baktığımda insanların birbirini dinlemediğini, herkesin sanki bir yerlere yetişme telaşı içerisinde olduğunu görüyor ve üzülüyorum… Ek olarak, konuşma sırası sana geldiğinde karşındakinin neler hissettiğini, aklında ne gibi soru işaretleri olduğunu, gelecek planlarını sorabilir ve onu nispeten de olsa rahatlatabilirsin.Ve tüm bunları yaparken mümkün olduğunca, eleştiriden uzak ve yargılamayan bir dille konuşman karşı tarafı güvende hissettirecek ona daha çok yardımcı olmanı sağlayacak..Burada asıl önemli nokta, işsiz kalan ve sıkıntılı olan kişiyi anlamaya çalışmak ve bunun için çabaladığını gösterebilmektir”

BUNALIMA SÜRÜKLEYEBİLİR

Psikiyatrist Uzm.Dr. Sevim H. Tolunay, işsiz kalan insanların bunalıma girme süreleri konusunda,  net bir şey söylenemeyeceğine dikkat çekti. Bireylerin konuya gösterdiği tepkilerin farklılığına dikkat çeken Tolunay; ” Bu konuda net bir şey söylemek çok da mümkün değil. Bahsettiğim gibi bireysel farklılıklar verilen duygusal ve diğer psikolojik tepkileri belirliyor. Fakat süre uzadıkça kişinin inanç ve motivasyonunun azaldığını (hele ki yaşamını idame ettirmeye yetecek maddi olanakları da yoksa) ve ruhsal bir bunalıma doğru sürüklendiğini söylemek mümkün” şeklinde konuştu.

PSİKİYATRİK DESTEK ŞART

İşini kaybeden  her insanın, içinde bulunduğu duruma farklı tepkiler verdiğini söyleyen Tolunay; özellikle bu konuda erkeklerin baskıda olduğunu dile getirdi.  Tolunay; “Her insanın sıkıntılı bir durum karşısında verdiği tepkiler farklıdır. Çünkü herkes aynı değil. Kültür, cinsiyet, yaş, bakmakla yükümlü olunan kişilerin olup olmaması gibi kişiler arası farklılıklar verilen duygusal ve psikolojik tepkileri değiştirebilir. Özellikle toplumumuzu düşündüğümde erkeklerin bu konuda biraz daha baskı altında olduğunu söyleyebilirim.. Sonucunda; sinirlilik, tahammülsüzlük, yaşama sevincinin yitip gitmesi, uykuya dalma güçlüğü veya gece uykusunda düzensizlikler, iştahın artması ya da azalması, kendine olan inancın ve güvenin azalması gibi birtakım psikolojik belirtiler görülür. Haliyle bireyin çevresi bu durumdan olumsuz etkilenir. Eş, anne, baba, yakın arkadaşlar, çocuklar… Ruhen gelinen en zor nokta, geleceği kurma planları ve umudun giderek yok olmasıdır. Bazen, kişi ölümü düşünür ve bunu kendine bir kurtuluş olarak görerek intihar planları yapabilir.. Bu noktada psikiyatrik destek alınması, ortaya çıkabilecek yıkıcı sonuçlar açısından son derece önemlidir” ifadelerini kullandı. (Haber: Eyüp KOÇAK)

Mutlu Evliliğin 10 Altın Kuralı

Evlilik adı verilen ve iki kişiyle başlayan yolculukta mutlu olmak, temelleri sağlamlaştırıp uzun bir beraberliğe doğru ilerlemek istiyorsanız dikkat etmeniz gereken bazı noktalar var..

1) Karşılıklı konuşun: Eşinizden ne beklediğinizi, talepleriniz ve isteklerinizin neler olduğunu açıkça ifade edin. Bunu yaparken eleştirmeyen, suçlamayan, hakaret etmeyen, onur kırıcı sözler içermeyen veya savunucu olmayan bir tavır takının. Eşinizle olan konuşmaları, sorun olsun olmasın RUTİN HALİNE GETİRİN. Örneğin haftada bir veya iki kez karşılıklı yenen bir yemekte veya her iki tarafında keyif aldığı bir aktivite esnasında yapabilirsiniz bunu. Başta gereksiz görüyor olsanız ve ‘’Sorun yoksa neden yapacağız’’ şeklinde düşünceleriniz olsa dahi yapmaya devam edin. Hem gündelik koşuşturmacaların içerisinde birbirinize vakit ayırmış hem de uzun vadede birisi tarafından dinleniyor olmanın verdiği rahatlamayı ve anlaşılma hissini yaşamış olursunuz.

2) Değiştirmeye çalışmayın: Eşlerin birbirine yaptığı ve her iki tarafın da mutsuzluğu ile sonuçlanan hatalardan biri karşısındaki kişiyi değiştirmeye çalışmaktır. Hatta bazen ‘’Evlenince düzelir, ben onu değiştiririm’’ şeklinde düşünceler ile evlenilir. Eşlerden biri diğerini; hayalindeki kişiye, diğer bir ifadeyle OLMASINI İSTEDİĞİ EŞ MODELİNE dönüştürmeye çalışır. Örneğin, eşinden yerine getirilmesi güç olabilen istek ve beklentiler içerisine girebilir veya bu sebeple onu yok sayıp hakaret edebilir.. Nihayetinde ise her iki tarafta mutsuz olur.

3) Kendinizi onun yerine koyun: Olaylara bir de onun gözünden bakmaya çalışın. Bırakın anlatsın ne hissettiğini, neler yaşadığını. Onun yerinde olsanız siz neler yapardınız, farklı davranır mıydınız? Kendi düşünceleriniz ve kişiliğinizde”n sıyrılarak onun düşünceleri, kişilik özellikleri ve becerileri ile bakmaya çalışın olaylara ve kendinize ‘’ONUN YERİNDE OLSAYDIM NASIL DAVRANIRDIM’’ diye bir kez daha sorun. Benzer olaylar karşısında DİĞERLERİ NASIL DAVRANMIŞ araştırın ve bunu yaparken, hayal ettiğiniz şekilde sonuçlanmış örneklerin dışındakilere de göz atın. Hayatta KENDİ doğrularınız DIŞINDA, BAŞKA DOĞRULAR olabileceğini KABULLENİN.

4) Fikir ayrılıkları olabileceğini baştan kabul edin: Eşler genellikle sorun olan veya tartıştıkları bir konuda aynı fikirde olmak isterler ve bir uzlaşma sağlayana kadar tartışmayı devam ettirirler. Bu durum, her iki tarafın konuyu çözmeye çalışması, sadece bir tarafın çözmeye çalışıp diğer tarafın kaçması veya her iki tarafın da kaçması şeklinde devam edebilir. Aslına bakıldığında; farklı ailelerde yetişmiş, farklı kişilik özelliklerine sahip iki kişinin birlikteliğinde FİKİR AYRILIKLARI OLMASI NORMALDİR ve bazen konuşmayı zenginleştirip olaylara farklı açılardan da bakabilme imkanı sağlar. Tartışılan bir konuda uzlaşıya varmak çok mümkün görünmüyorsa tartışmayı uzatmamak, biraz MOLA VERMEK iyi bir yol olabilir.

5) Onunla ilgili detayları öğrenin: Nelerden hoşlandığını ve nelerden hoşlanmadığını araştırın. Bir arkadaşından yardım alabilir veya bir sohbet ortamında annesi veya bir aile büyüğünden küçüklüğüne dair bilgiler alabilirsiniz. Direk kendisine sormak da bir yol olabilir. ‘’Ben nasıl olsa biliyorum’’ diyerek sessizce bir köşede beklemeyin. Çünkü; ilişkiniz için yapabileceğiniz EN KÖTÜ ŞEY, ÇABALAMAYI BIRAKMAKTIR. Diğer taraftan; zevkler, istekler, tercihler ve beklentilerin zaman içerisinde değişebileceğini de unutmayın. Kendinize bir bakın bakalım: Son bir yılda neler değişti hayatınızda? Ek olarak, eşinizle ve eşinizle bağlantılı kişilerle iletişimi güçlendirmek hem size hem de ilişkinize iyi gelecektir.

6) Eşinizle ilgili düşündüğünüz olumlu şeyleri söyleyin: Bazı çiftler, genellikle ‘bir sorun olduğunda’ konuşmayı tercih ederler. Ağızlarından çıkan sözler de, genellikle birbirleriyle ilgili olumsuz yanları dile getiren ifadeler olur. BUNUN YERİNE, eşinizle ilgili OLUMLU TARAFLARI DİLE GETİRİN. Hani o yüzünüzde gülümseme olduğu veya gözlerinin içine bakarak huzurlu hissettiğiniz zamanlar var ya! O anda aklınızdan geçenleri içinizde saklamayın. Korkmayın eşiniz şımarmaz! Çocuklar için de bazen benzer şekilde düşünülür: ‘’Sevgimi gösterirsem şımarır’’ şeklinde. TAM TERSİNE, sevildiğini ve değerli olduğunu hisseden bir insan mutlu olur, güvende hisseder ve çevresine de aynı duyguları yansıtır.

7) Anlayış gösterin, sabırlı olun: Sizin için önemli olan şeyler eşiniz için önemli olmayabilir. Bu tip konuları belirleyin. Neler yapabileceğinizi konuşun. Örneğin, birlikte geçirilen veya geçirilmeyen zamanlar konusunda bir planlama yapın. Çocuklar, taşınma, maddi konular, cinsel problemler vb. karar verilmesi gereken konularda acele etmeyin, karşılıklı istek ve beklentilerinize kulak verin ve sabırlı olun. Birbirini değil, SORUNU KARŞIYA ALMAK daha doğru kararlar alınması ve ilişkinin daha az yara alması açısından oldukça önemlidir.

8) Ortak aktiviteler yaratın: Sadece sizin keyif aldığınız aktiviteleri yapmak yerine, eşinizin de keyif aldıklarını yapmak, bunun için ortamlar yaratmak ve en önemlisi çaba sarf ediyor olmak ilişkinizin güçlenmesi açısından faydalı olacaktır. Belki de, başta hiç yapmak istemediğiniz bir şey sizin için çok keyifli olacak veya sadece biri için bir şey yapmaktan dolayı mutlu olacaksınız.

9) İlişkinin geleceği konusunda plan yapın: İlişkiniz ile ilgili DÜNÜ, BUGÜNÜ ve YARINI tartışın. ‘Ne kadar yol kat ettiniz’, ‘Hangi safhalardan geçtiniz’, ‘İleride sizi neler bekliyor olabilir’ ve ‘Bunlar olduğunda çözüm yolları neler olabilir’ vb. konuları konuşun ve alternatifler üretin. Çünkü bazı konularda önceden hazırlıklı olmak; sizin sorunlar karşısında daha rahat ve sakin bir tutum sergilemenize, daha uygun çözüm yolları üretebilmenize ve nihayetinde
daha huzurlu ve mutlu olmanıza yardımcı olacaktır. Aksi taktirde, zaman kaybedebilir,
uygunsuz ve abartılı tepkiler vererek kendinizi ve ilişkinizi tehlikeye atabilirsiniz. İLİŞKİYLE İLGİLİ BİR YOL HARİTASI, EVLİLİK ADI VERİLEN ve İKİ KİŞİYLE BAŞLAYAN YOLCULUKTA KONFORLU BİR ŞEKİLDE YOL ALMANIZI SAĞLAYACAKTIR.

10) İyi bir iletişim kurun: Etkili iletişim becerilerini öğrenin ve uygulamaya çalışın. Çünkü bazen iletişim zannettiğimiz şey, işleri daha da zora sokmaktan başka bir işe yaramayabilir.. Bu noktada; uzman bir kişiden yardım almak eşlerin birbirlerini daha iyi anlamaları, sorunların çözümü veya yalnızca konuşabilmek açılarından faydalı olabilir. UNUTMAYIN, nasıl tıbbi bir sorun yardım almayı gerektiriyorsa, psikolojik problemler de yardım almayı gerektirir ve bu şekilde daha hızlı ve etkili sonuçlar alınır.

Uzm. Psikiyatr Dr. Sevim Hacıarifoğlu Tolunay

Psikoterapide Güven Önemli

Psikoterapi’nin bilimsel tanımını yapan Psikiyatrist Dr. Sevim H. Tolunay;  tedavide gelişi güzel, kulaktan dolma bilgilerden kaçınılması gerektiğini söyledi. Etkili tedavi yönteminin mutlaka uzman kişilerce yapılabileceğinin altını çizen Tolunay; “Psikoterapi, kişinin yaşadığı duygusal, davranışsal ve düşünce düzeyinde olan sorunların çözümü, psikolojik dengenin korunması ve geliştirilmesi amacıyla kullanılan konuşmaya ve sözel etkileşime dayalı bir tedavi yöntemidir. Gelişigüzel ve kulaktan dolma bilgiler veya yöntemler ile değil, ‘belirli kuramlar, etik ve bilimsel ilkeler’ ile hareket eder. Eğer böyle olmasaydı, her anlattığınız kişi sizi rahatlatır, anlaşıldığınızı hissettirir ve verdiği öneriler ile kalıcı çözümlere ulaşırdınız. Öncelikle, terapistin yeterli donanıma sahip olması gerekir. Diğer bir önemli faktör, terapist ile ruhsal rahatsızlığı bulunan veya psikolojik desteğe ihtiyacı olan danışan arasında kurulan iletişim ve etkileşimdir” diye konuştu.

GÜVENE DAYALI İLİŞKİ

Tüm ilişkilerde olduğu gibi psikoterapide de güvene dayalı ilişkinin son derece önemli olduğunu söyleyen Tolunay; güvene dayalı etkileşimin birkaç görüşme ile de sağlanabileceğine vurgu yaptı.   Psikiyatrist Dr. Sevim H. Tolunay; “ Tüm ilişkilerde olduğu gibi güvene dayalı ilişki esastır ve bunun için ilk birkaç görüşme önemlidir. Danışma amaçlı gelen kişinin istekli olması, kendi randevusunu kendisinin almış olması, karşılığında bir bedel ödüyor olması vb. faktörler terapinin işe yararlığı açısından yine önemli faktörlerdir. Bunun yanında, kişinin görüşmelere önerilen sıklık ve düzende gelmesi de terapiden görülecek faydayı arttırır. Aksi takdirde, verilen emek boşa gidecek ve tedavi işe yaramayacaktır” ifadelerini kullandı.

PSİKOTERAPİ SEANSLARI NASIL OLUR?

Psikoterapi seanslarının içeriği hakkında da genel bilgiler aktaran Tolunay; “Danışanın sorunu veya sorunları detaylandırılır. İlişkileri, ailesi, okulu ve yaşantısı hakkında bilgiler alınır. Bazı durumlarda geçmiş yaşantılar, inanışlar ve değerler gibi alanlara da değinilir. Danışanın olaylar karşısında verdiği tepkileri, duygu ve düşünceleri, tedaviye olan inancı, beklenti/leri, kendisine olan inancı, istek ve motivasyonu değerlendirilir. Kendi iç dünyasında neler olduğunu, duygu, düşünce ve davranışlarının yaşamını nasıl etkilediğini öğrenecek ve geri kalan hayatında kontrolü kendisinde barındıracak, diğer bir ifadeyle yaşamı üzerinde söz sahibi olacaktır. Yani kişi, sorunun neden ve nasıl ileri geldiğini öğrendikçe çözüme yönelik girişimlerde bulunacak, istek ve motivasyonu giderek artacaktır. Kişiler arası ilişkileri ve çatışmaları düzelecek, iç huzuru ve mutluluğu yakalayacak, çaresizlik, öfke, değersizlik, kendine güvensizlik gibi duygulara sebep olan psikolojik problemlerin daha kolay üstesinden gelecektir” ifadelerini kullandı.

PSİKOTERAPİST SEÇİMİNDE NEYE DİKKAT EDİLMELİ

Tedavinin uzman kişilerce yapılması gerektiğinin altını çizen Sevim H. Tolunay, bu konuda son derece önemli bilgiler aktardı.  İyi bir psikoterapistin nasıl anlaşılacağına ilişkin bilimsel kriterleri anlatan Tolunay; “ İyi bir psikoterapist, sizin adınıza karar almaz. Fakat sizi kendi adınıza karar alma, kendi seçimlerinizi yapabilme olgunluğuna eriştirir. Size yalnızca mutluluk ve iyimserlik aşılamaz. Zaman zaman sıkıntı duyabilir, psikoterapistinize kızabilir ve terapiyi bırakma ihtiyacı hissedebilirsiniz. Size her zaman iyi hissettiren ve böyle bir çaba içerisinde olan psikoterapist iyi bir psikoterapist değildir. Yaşamın içinde ki tüm duyguları yaşamak, hataları birer öğrenme fırsatı olarak görebilmek sizi olgunlaştıracak ve stresle başa çıkmanızı ve iç huzurunuzu yeniden yakalamanızı sağlayacaktır. Psikoterapist sizi yargılayan, suçlayan kişi değildir. Sizi ve sorunlarınızı objektif ve tarafsız bir şekilde değerlendirir, çözüm yollarını konuşur ve karşılıklı bir işbirliği içinde psikoterapi sürecinin devam etmesini sağlar. Fakat, sizin ve başka bir kişinin zarar görecek olması gibi durumlarda müdahale sorumluluğu vardır. İyi bir dinleyicidir, dertlerinizi dinler; fakat ‘dert ortağınız’ değildir. Uygun ve yerinde yöntemlerle sizi sorunlarınızla yüzleştirir. İçgörü ve farkındalık kazanmanızı sağlar. Bu tür uygulamalar, profesyonel bir bilgi birikimi ve deneyimin sonucunda kazanılmıştır” dedi.

PSİKOTERAPİDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ!!

Psikoterapide önemli bazı noktalara vurgu yapan Tolunay, konuya ilişkin bilgilendirmelerini şu sözlerle noktaladı: “Psikoterapilerde her zaman eski travmatik anılar konuşulmaz. Diğer bir ifadeyle, ‘Çocukluğuna dönelim’ tüm terapiler için uygun ve gerekli bir yöntem değildir. Özellikle son dönemde oldukça popüler olan bazı psikoterapi yöntemleri (örn, Bilişsel davranışçı terapi) yalnızca yakın geçmiş ve şimdiye odaklanarak sorunlara etkili ve kısa süreli çözümler sunmaktadır. ‘Divana yatırma’ tekniği tüm terapilerde uygulanmaz. Yalnızca psikanalitik terapilerde kullanılır, fakat şuan çok da geçerli bir yöntem değildir. Psikoterapiye geliyor olmanız, sizin güçsüz ve aciz olduğunuzu göstermez. Her insan hayatının belli dönemlerinde sıkıntılar yaşayabilir ve bunlarla baş etmek için danışmaya ihtiyaç duyabilir. Hem de profesyonel bir destekle, birden fazla kişiye anlatıp kafanızı karıştırmadan yapabilirsiniz bunu. Yine psikoterapiye geliyor olmanız, çok önemli bir sorununuz olduğu anlamına da gelmez. Kafanıza takılan bir konuyu paylaşmak, kendinizi tanımak ve geliştirmek, ilişkilerde daha uyumlu olmak gibi amaçlarla da danışabilirsiniz” (ÖZEL HABER:EYÜP KOÇAK)

 

Psikoterapi Nedir?

Psikoterapi, kişinin yaşadığı duygusal, davranışsal ve düşünce düzeyinde olan sorunların çözümü, psikolojik dengenin korunması ve geliştirilmesi amacıyla kullanılan konuşmaya ve sözel etkileşime dayalı bir tedavi yöntemidir.

Gelişigüzel ve kulaktan dolma bilgiler veya yöntemler ile değil, ‘belirli kuramlar, etik ve bilimsel ilkeler’ ile hareket eder. Eğer böyle olmasaydı, her anlattığınız kişi sizi rahatlatır, anlaşıldığınızı hissettirir ve verdiği öneriler ile kalıcı çözümlere ulaşırdınız..

İşe yarayabilmesi için..

Öncelikle, terapistin yeterli donanıma sahip olması gerekir.. Diğer bir önemli faktör, terapist ile ruhsal rahatsızlığı bulunan veya psikolojik desteğe ihtiyacı olan danışan arasında kurulan iletişim ve etkileşimdir.. Tüm ilişkilerde olduğu gibi güvene dayalı ilişki esastır. Bunun için ilk birkaç görüşme önemlidir.

Danışma amaçlı gelen kişinin istekli olması.. kendi randevusunu kendisinin almış olması, karşılığında bir bedel ödüyor olması vb. faktörler terapinin işe yararlığı açısından yine önemli faktörlerdir. Bunun yanında, kişinin görüşmelere önerilen sıklık ve düzende gelmesi de terapiden görülecek faydayı arttırır. Aksi takdirde, verilen emek boşa gidecek ve tedavi işe yaramayacaktır.

Psikoterapi seanslarında..

Danışanın sorunu veya sorunları detaylandırılır. İlişkileri, ailesi, okulu ve yaşantısı hakkında bilgiler alınır. Bazı psikiyatrik durumlarda, geçmiş yaşantılara ve inanışlar, değerler gibi başka alanlara da değinilir.

Danışanın olaylar karşısında verdiği tepkiler, duygu ve düşünceleri, tedaviye olan inancı, beklenti/leri, kendisine olan inancı, istek ve motivasyonu değerlendirilir.

Psikoterapi alan kişi..

Kendi iç dünyasında neler olduğunu, duygu, düşünce ve davranışlarının yaşamını nasıl etkilediğini öğrenecek ve geri kalan hayatında kontrolü kendisinde barındıracak, diğer bir ifadeyle yaşamı üzerinde söz sahibi olacaktır. Yani kişi, sorunun neden ve nasıl ileri geldiğini öğrendikçe çözüme yönelik girişimlerde bulunacak, istek ve motivasyonu giderek artacaktır. Kişiler arası ilişkileri ve çatışmaları düzelecek, iç huzuru ve mutluluğu yakalayacak, çaresizlik, öfke, değersizlik, kendine güvensizlik gibi duygulara sebep olan psikolojik problemlerin daha kolay üstesinden gelecektir.

PSİKOTERAPİ SÜRECİ İLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER!

  • Psikoterapilerde her zaman eski travmatik anılar konuşulur. Diğer bir ifadeyle, ‘Çocukluğuna dönelim’ tüm terapiler için uygun ve gerekli bir yöntemdir. Özellikle son dönemde oldukça popüler olan bazı psikoterapi yöntemleri (örn, Bilişsel davranışçı terapi) yalnızca yakın geçmiş ve şimdiye odaklanarak sorunlara etkili ve kısa süreli çözümler sunmaktadır.
  • ‘Divana yatırma’ tekniği tüm terapilerde uygulanır. Yalnızca psikanalitik terapilerde kullanılır, fakat şuan çok da uygulanan bir yöntem değildir.
  • Psikoterapiye geliyor olmanız sizin güçsüz ve aciz olduğunuzu gösterir. Her insan hayatının belli dönemlerinde sıkıntılar yaşayabilir ve bunlarla baş etmek için danışmaya ihtiyaç duyabilir. Hem de profesyonel bir destekle, birden fazla kişiye anlatıp kafanızı karıştırmadan yapabilirsiniz bunu.
  • Psikoterapiye geliyor olmanız çok önemli bir sorununuz olduğu anlamına gelir. Kafanıza takılan bir konuyu paylaşmak, kendinizi tanımak ve geliştirmek, ilişkilerde daha uyumlu olmak gibi amaçlarla da danışabilirsiniz.

Uzm. Psikiyatr Dr. Sevim H. Tolunay

İçimizi Kemiren Bir His: Suçluluk

Suçluluk hissi zaman zaman hepimizin yaşadığı bir duygudur. Kısa süreli ve hafif düzeyde olabileceği gibi yaşanan durumla orantısız, çok ciddi ve yaşamı tehdit eden boyutlarda da olabilir.

İnsan neden suçluluk hisseder? Neler biz de bu duyguyu uyandırır?

Hata veya yanlış yaptığını düşünen insan suçluluk hisseder genelde. Aslında, zaman zaman yaşadığımız olaylar karşısında bir miktar üzüntü ve pişmanlık hissetmemiz normaldir. Bu aynı zamanda duyarlı bir insan olduğumuzun da göstergesidir. Fakat ‘azı karar çoğu zarar’ sözünden yola çıkarak normalin üstünde bir üzüntü, pişmanlık veya suçluluğun bize zarar verdiği aşikardır. Kendimizi acımasızca eleştirirken ve ‘kötü’, ‘işe yaramaz’, ‘yetersiz’, ‘değersiz’ vb. etiketler yapıştırırken buluveririz. Dünyanın sonu gelmiş gibidir..

Yanlış anlaşılıyor olmak, söylenen bir söz veya yapılan bir davranışın sonuçlarından birinin zarar görüyor olması, değer verilen biri tarafından eleştirilmek, bir şeylerin eksik ya da yanlış yapıldığına dair inanç, kendine fazladan vakit ayırdığın için çocuklarını ihmal ediyor olman gibi sayısız örnek sen de suçluluk duygularını uyandırabilir. Bu duyguya sebep olan ve bizi günlerce, aylarca, hatta yıllarca kıvrandıranın yaşadığımız olaylar olduğunu sanırız; fakat ASIL OLARAK kendi kendimize yaptığımız öz eleştirilerin, doğru olduğunu düşündüğümüz kuralların, değer yargılarımızın, kültürümüzün getirdiği bazı farklılıkların veya aileden öğrendiklerimizin suçluluk hissine yol açtığıdır. YANİ, DÜŞÜNCELERİMİZ ve HAYATA BAKIŞIMIZ SUÇLULUK HİSSİNE NEDEN OLUR. Bir bakın çevrenize benzer bir olay karşısında herkes aynı tepkileri mi verir? Örneğin, yanlış anlaşılıyor olmak herkes için farklı bir anlam taşır. Kimi ‘’beni tanıyor ve nasıl bir kişiliğim olduğunu biliyor’’ diyerek daha rahat olabilir, kimi de ‘’beni bilse bile yine de dikkatli olmalıyım beni yanlış anlayabilir’’ diyerek daha dikkatli davranır, ilişkiyi yaşarken gergin olur ve en ufacık bir hata da yanlış anlaşıldığını düşünerek mutsuzluk ve suçluluk hissini yaşayabilir. Bu da ilişkilerde rahat olamamak, rahat olamadıkça daha fazla hata yapmak, hata yaptıkça daha fazla suçlanmak ile sonuçlanabilir. Hele bir de kötü niyetli bir kişiye rastlamışsanız işiniz biraz daha zor gibi. Bu zaafınızı kullanarak, yani sizi suçlandırarak isteği şeyleri size yaptırabilir…

Neden bazı kişiler bu duyguyu daha sık ve daha yoğun bir şekilde yaşıyor?

Doğuştan gelen özelliklerimiz, kişilik yapımız, yetiştiğimiz aile ve sosyal çevremiz, geçmiş yaşantılarımız, parçası olduğumuz kültür, dini ve siyasi görüşümüz, hepsi birden bu duyguyu daha sık ve daha yoğun bir şekilde yaşamamıza neden olur. Örneğin, mükemmelliyetçi ve her şeyin kontrolünüz altında olmasını isteyen veya depresyon ve kaygıya eğilimli, diğer bir ifadeyle ufak şeyleri kafaya takan ve günlerce düşünüp duran bir kişilik yapınız varsa suçluluğa ve suçlanmaya daha eğilimli olabilirsiniz…

Nedenleri ve bu aşamaya nasıl gelindiğini anlamak kişinin kendisini daha iyi tanımasına ve çözüm yolları üretmesine olanak tanır. Bu da alanında uzman kişiler ile yapılan müdahaleler ve psikoterapiler sayesinde mümkün olur.

Yaşananlar karşısında suçluluk hissetmek normal midir?

Aslında zaman zaman bu duyguyu hissetmek bizim insan olduğumuzun bir göstergesidir. Çünkü, çevresini düşünen ve onların istek ve ihtiyaçlarına duyarlı kişiler bu duyguyu yoğunlukla hissederler. Bir arkadaşımın ‘’koca yürekli bir insan olmak’’ benzetmesini hatırlıyorum. Hakikaten, sevdiğiniz ve değer verdiğiniz kişiler için bir şey yapabilmek ve bunun için çabalamak çok insani bir davranıştır. Fakat, bu duyguyu gereğinden çok ve sürekli olarak hissediyorsanız kendi kendinize halledemediğiniz içsel bir probleminiz olabilir.

Suçluluk hissinden kurtulmak için bazı öneriler…

  • Geçmişi geride bırak ve olayları olduğu gibi kabullen..
  • Mükemmeliyetçiliğin ve yüksek standartların varsa bunlardan vazgeç ve her şeyin kontrolün altında olmadığı gerçeği ile yüzleş..
  • Yapılan her hareketi kendi üzerine alma alışkanlığından vazgeç. Her şeyin sorumlusu sen değilsin; insanlar bir şey yapıyorsa bu davranışın başka sebepleri de olabilir..
  • Bazen affetmek de işe yarayabilir. Yalnızca başkasını değil kendini, kendine olan kızgınlığını da affedebilmekten bahsediyorum…
  • Yaşanılanları sadece sonuç olarak değil SÜREÇ olarak da gör; yani nedenlerini ve o aşamaya gelene kadar yaşadıklarını bir düşün ve BAŞTAN SONA YENİDEN BİR HİKAYE YAZ…
  • İnsanın hatalarından da öğrenebildiğini unutma ve bir daha ki sefere aynı hataları tekrarlamama fırsatın olacağı için mutlu ol. Çünkü DÜN YAPTIKLARINI YAPMASAYDIN, BUGÜN Kİ AKLIN OLMAZDI..
  • ‘Keşke’ lere bir son ver artık. Bugün ki aklınla değil, O GÜNKÜ YETERLİLİĞİNLE YORUMLA olayları. O gün verdiğin karar veya davranış şeklin o an için sana göre en doğru olandı, bunu sakın unutma…

Uzm. Psikiyatr Dr. Sevim H. Tolunay